27 Haziran 2011 Pazartesi

Damlalarla Sevişmek



Yağmur yağıyor gökyüzünden. Önce alnıma sonra yüzüme damlıyor yavaş yavaş naif naif. Yüzümden aşağıya doğru iniyor damlalar. Boynumu ısıtıyor garip bir ıslaklık bırakıyor arkasından. Daha da aşağıya iniyor damlalar, göğsüme… Bir kısmı derimden içeri girmek istiyor; kaçışan karıncaların sığınacak yer bulma telaşı gibi gözeneklerime hücum ediyorlar. Keskin bir acıyla girmeyi başarıyorlar, kaburgalarımı sarıyorlar çatlatasıya gerdiriyorlar onu. Kalbim sıkışıyor daha fazla çırpınıyor yerinde tüm damlaları içine çekmek, tüm vücuda pompalamak istiyor.
Bir patlama yaşanıyor gövde de, kalan damlalar daha da aşağıya iniyor. Karnımı gıdıklıyor, midem taklalar atıyor yerinde. Sonra daha da derine iniyor kasıklarımı sarıyor bir ıslaklık, tenimin üstünde dans ediyor adeta. Bir sıcaklık yayılıyor: tüm bedenimi, ruhumu sarıyor ve kendimi damlalarla birikmiş bir havuzda buluyorum. Su beni çekiyor, ben onu çekiyorum aramızda dalgalar oluşuyor; hızlanıyorlar, büyüyorlar. Suyu, yarattığı dalgaları tenimin her yerinde hissedebiliyorum; sırtımda, gövdemde, dudaklarımda, saçlarımda, her yerimde.
Ben vücudumla suyu emeceğime o beni emiyor; ruhumu, kanımı içimden çıkarıyor. Bedenim patlıyor; damarlarımda ki damlalar bir bir suya karışıyor, renk cümbüşü oluşturuyorlar. Her renk var içinde mavinin kırmızımsı siyahı bile. Su benim için Tanrı oluyor, ona karışıyorum, yok oluyorum…

7 Haziran 2011 Salı

Boksijen

Bazen bir şey olur, bazen çok kötü bir şey olur, bazen farkında olmazsın, bazen yapmak bile istememişsindir, bazen susarsın, bazen sefilsindir; başıboş, yitik, yazanı belli olmayan öksüz bir kelime gibi. İşte tam bunlar olduktan sonra tavşan boku gibi olursun; üstüne basılan, pis kokulu, değersiz. Ama şunu öğrendim ki o boku yemek varmış.
Bazılarına o bok olmak yemekten daha kötü gelebilir ama bence hiç de öğle değil. Tavşan boku olmak iyidir demiyorum ama boksundur ya bir adın vardır, tanınırsın, bilinirsin. Fakat o boku yemekse; vücudunu sarsar, histeri krizine girersin, oksijenin ne olduğunu unutursun.

Peki, nasıl bu boku yersin? Bence her yiğidin harcı olmayan bir şey bu boku yemek. Öncelikle değer verdiğin, sevdiğin, beklide âşık olduğun, gözyaşlarınla karıştırınca ishale çevirebileceğin bir Tavşan Boku lazım. Onu öyle görmek, duymak beklide hissetmek bile yemeni tetikler.
İlk önce kokusunu ve sıcaklığını hissedersin. Gözleri yaşartan bir sıcaklık, kötü ama garipsediğin, belki tekrar koklama isteği uyandıracak bir koku. Sonra o yavaş yavaş ağzına girer hala sıcaktır. Genizinden, yemek boruna oradan da ‘şlap’ diye midene düşer. Ama o düşesiye kadar verdiği hasar kadar büyük bir hasar yoktur. İlk genizin yanar, ağzına asit tadı gelir tüm yeme isteğini yok eden. Bundan ciğerler de nasibini alır. Artık kanda oksijen değil boksijen taşınıyordur. Ciğerlerin yanar, alveollerinde sigaranın o kor kısmı varmış gibi. Ellerin, ayakların, organların içe çekilir, sönmekten olan bir yıldız gibi. Ruhun sığamaz artık o bedene; kapalı bir uyku tulumunun içinden çıkmaya çalışan bir insan gibi. Debelenir çünkü kalırsa acıdan şeklini kaybedeceğini bilir, dayanamayacağını bilir, kendini yitireceğini bilir. İşe tam bunlar olurken beyin; boksijen yüzünden kendine gelen tüm damarları tıkar, intihar eder. İntihar etmek boksijenin yaratacağı yıkımdan daha iyidir o an.
Dış kısmı biraz eriyerek mideye yayılan bok; HCl ile öyle bir tepkimeye girer ki adeta midede bir ‘Big Bang’ yaşanır, yeni bok türevleri çıkarak galaksiler oluşturur. Patlamanın etkisiyle bok öyle bir ivme kazanır ki bağırsakları jilet gibi düzleştirerek rektuma: dışarıya açılan beyaz ışığın olduğu yere pat diye gelir ama… Kalır orada, dışarı çıkamaz, kabız yapar. Aslında tek bir şey onu çıkarır o da; boku yemiş olmaya rağmen sevilme duygusu.