22 Nisan 2011 Cuma

Çatlamış Dünya'da ki Mutluluk

Bir gün mutluluk ile el ele tutuşup yürüyoruz iki sokak arasındaki sokakta. Bakıyoruz etrafa insanlığın yaptıklarını görüyoruz. Kimileri gökyüzünü sallayıp yıldızları düşürmüş; evlerinde sobalarda yakıyorlar. Kimileri Gaia’yı cezalandırmak için toplu yerde zıplama eylemleri düzenliyor. Kimileri yaprakları koparıp perdeler yapıyorlar, vicdanın azap ışığından saklanmak için.
Sonra karşımıza al gözlü, ak yanaklı biri çıktı ve dedi ki “Siz nesiniz?”. Önce anlam veremedik çünkü içe bakabilen biri bizim ne olduğumuzu görebilirdi. Baktım mutluluğum cevap verecek, durdurdum onu ve sözü ben aldım. “Bize arkadaş dediler, çok hafif bir sıfat olur dedim. Bize dost dediler bizimkisi daha üstün bir bağ dedim.”. Bunu duyan kadın “Siz sevgili misiniz?” dedi. Duraksadım ve düşündüm ama fark ettim ki biz iki sevgilinin olabileceğinden daha açıktık birbirimize. Buda olmadı, al gözlü kadın pes etti. Sonra gülümseyerek dedim ki “Bizi anlatacak bir sıfat yok bu kâinatta, daha kelimelere dökmemişler. Bizim aramızdaki bağ öyle kalın ki biz bir sıfat değiliz, biz tekiz. O benim içimde, ben onun içindeyim. Biz yok sadece ben var.”. Kadın önce bir durdu; büyüdükçe yok olan içindeki çocuğu da, beraberinde düş gücünü de tekrar kıvılcımladı. Hayal etti. Büyüklüğünü süzdü. Somutlaştırdı. Anladı. Algılayabilmenin verdiği huzurla sessizce çekildi yoldan ve soldaki sokağa doğru yürüdü.
Döndüm mutluluğuma ve şaşırdım bir çocuk gibi çünkü mutluluğumun artık bembeyaz kanatları vardı: Tüyleri bulutlardan yapılmış. Bir şey demek istedim, bir şey demek istedi. Gözlerimiz kenetlenmişti birbirimize ve yaklaşıyordu. Evet, yaklaşıyorduk birbirimize. Sonra o benim dudağımdan içeri girdi, ben onun dudağından içeri girdim. Birbirimizi yok ettik tekrar dünyaya gelip birbirimizi tekrar bulmak için…

11 Nisan 2011 Pazartesi

O'na İthafen


Ey, kalbimin içindeki cennetin baş güzelliği, baş kadını, baş Tanrıçası;
İstemem ki bana saldıranların pis elleri sana değmesin,
Yüreğimin içinde kara bulutlar gezmesin.
Olurda epitel dokunda ki fibroblastlara gelirse hüzün.
O zaman terk eder ruhum bedenimi, güzün.

Ey, yüreğimin içindeki bitmeyen şarkının notası, melodisi, sesi;
İmkânım olur da seni güldürür, yanağının kenarındaki gamzeyi görürsem,
Seni mutlu edip içindeki kalbi biraz ısıtabilirsem,
Var mıdır acaba benden bahtiyar bu ahirette?
Ölsem bile vardır mutluluğum ruhumdaki bellekte.

Ey, tatların kokuya, kokuların tada karıştığı beynimde, düşünebildiğim tek kadın;
Baktım içine şüphe düşmüş çok uzaklardan,
Dersin ki "Sanmasınlar bizi sevgili".
Derim ki "Eyy, böyle düşünen kişiler. Sanmayın bizi sevgili.
Biz ki ruhlarını ebediyete kadar birbirine bağlamış iki dostuz.
Arayıp da bulamaz, görüp de anlayamazsınız aramızdaki bağı.".

Ey, içimdeki ışığın ezgisi, kokusu, rengi;
Yokluğun püskürtür içimdeki ışığı, iyiliği, sevgiyi.
Varlığın yüceltir içimdeki ışığı, iyiliği, sevgiyi.
Ne olur yalvarırım, kanma içindeki haine,
Bırakma beni ne olursa olsun yine.

Ey, gördüklerime renk, duyduklarıma müzik, dokunduklarıma duygu katan kadın;
Vardır elbet benim de hatam, yoktur hiçbir kulun.
Bazen olurum senin büyümeyen çocuğun.
Sevmeni isterim belki bir anne şefkatiyle.
Bağışlamanı isterim belki bir Tanrı merhametiyle.

Ey, ruhunu ışıktan, bedenini sudan, aklını evrenden alan insan;
Uğratırsın beni bazen cehennem gazabına.
Yollarsın beni buzdan kazanına.
Vardır ki kendince haklı sebebin.
Yoksa kıyamaz ellerin yine de, bilirsin.

Ey, güzelliğini yansıtamayan aynanın özür dilediği varlık;
Bazı zamanlar kendimi veremeye bilirim sana.
Ama sanmayasın ki aklımda senin olmadığına.
Ölsem de, yaralansam da, aklımı yitirsem de,
Artık bilmelisin ki; Beynimin silinmeyen yerinde olduğuna.

Ey, ayın ışıldatmaya, yıldızların göz kırpmaya, gecenin sarmaya doyamadığı kadın;
Bakmayasın ki içimdekileri yazıya döktüğüme.
Yoktur ki seni anlatmaya yetecek kâğıt,
Olsa bile yoktur ki okuduklarını algılayacak yapıt.
Şimdilik bitecektir yazdıklarım.
Fakat bitmeyecektir ruhuma kazıdıklarım.