20 Ağustos 2011 Cumartesi

Kısacası...


Ben sevdiğim insana sevgimi anlatamıyorum. Hiç biri yetmiyor bana, memnuniyetsizim galiba bu konuda. İlk yüzüne söylersin sevdiğini ‘Seni seviyorum ’ diye fısıldayarak karşında gördüğün yüz ifadesi ise paha biçilemezdir hatta paha biçilmeye kalkışılmayacak kadar muhteşemdir. İçinde volkan patlaması, bir gökdelenin yıkılması, binlerce cam şişenin patlaması, meteor çarpması gibi etkilere neden olur. Hele ‘Bende seni seviyorum’ cümlesini duyduktan sonra ne yapacağını şaşırırsın yüzün seğirmeye başlar, elin ayağına dolaşır salak salak sırıtırsın. Peki, bu yeter mi yetmez!
Sözle anlatım yetmeyince iş yazılı anlatıma gelir; Şiir yazarsın destanlık, akrostiş yazarsın, şarkı sözlerini paylaşırsın, denemeler yazarsın. Yine bunların karşında aldığın tepki içini parçalar, sevinçten ruhun sıkışır, için içine sığmaz gaza gelir daha fazlasını yazarsın. Artık kelimeler doyurmamaya başlar. Sonra fark edersin ki o mükemmeliyeti anlatacak kelime daha üretilmemiştir.
Öyle bir noktaya gelir ki insan tıkanır artık delirircesine, yetmez yani. Sözle olmuyor, yazılı olmuyor iş fiziksel olarak anlatmaya gelir. Elini tutarsın, yavaşça öpersin, daha da sıkı tutarsın. Sonra o eller; gövdede dolaşır, sırta kadar sıkıca sarmalar kaburgaları kırarcasına, bir bütün olmak istercesine, bir daha hiç ayrılmak istemezcesine. Sarılmışsın o kadar, yakınlaşmışsın, kalbin zaten güm güm atıyor; dudağa küçük bir öpücük kondurmadan olmaz şimdi. Bir kere öpersin doyamazsın çünkü herkesin elini tutabilirsin herkese bir şeyler söyleyebilirsin ama herkesi öpemezsin. Sonra daha fazla öpmek istersin yine doyamazsın, sonrakinde daha fazla öpeceğim dersin yine doyamazsın.
Bu işin sonu yok gibi gerçi kimsede rahatsız değil bu durumdan. Sevdiceğim için bir şeyler çabalamak, çabaların karşında ondan alacağım tepki _____ yok yani dediğim gibi anlatamıyorum üretmemişler öyle bir kelimeyi.Kısacası ‘Seni seviyorum.’.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Damlalarla Sevişmek



Yağmur yağıyor gökyüzünden. Önce alnıma sonra yüzüme damlıyor yavaş yavaş naif naif. Yüzümden aşağıya doğru iniyor damlalar. Boynumu ısıtıyor garip bir ıslaklık bırakıyor arkasından. Daha da aşağıya iniyor damlalar, göğsüme… Bir kısmı derimden içeri girmek istiyor; kaçışan karıncaların sığınacak yer bulma telaşı gibi gözeneklerime hücum ediyorlar. Keskin bir acıyla girmeyi başarıyorlar, kaburgalarımı sarıyorlar çatlatasıya gerdiriyorlar onu. Kalbim sıkışıyor daha fazla çırpınıyor yerinde tüm damlaları içine çekmek, tüm vücuda pompalamak istiyor.
Bir patlama yaşanıyor gövde de, kalan damlalar daha da aşağıya iniyor. Karnımı gıdıklıyor, midem taklalar atıyor yerinde. Sonra daha da derine iniyor kasıklarımı sarıyor bir ıslaklık, tenimin üstünde dans ediyor adeta. Bir sıcaklık yayılıyor: tüm bedenimi, ruhumu sarıyor ve kendimi damlalarla birikmiş bir havuzda buluyorum. Su beni çekiyor, ben onu çekiyorum aramızda dalgalar oluşuyor; hızlanıyorlar, büyüyorlar. Suyu, yarattığı dalgaları tenimin her yerinde hissedebiliyorum; sırtımda, gövdemde, dudaklarımda, saçlarımda, her yerimde.
Ben vücudumla suyu emeceğime o beni emiyor; ruhumu, kanımı içimden çıkarıyor. Bedenim patlıyor; damarlarımda ki damlalar bir bir suya karışıyor, renk cümbüşü oluşturuyorlar. Her renk var içinde mavinin kırmızımsı siyahı bile. Su benim için Tanrı oluyor, ona karışıyorum, yok oluyorum…

7 Haziran 2011 Salı

Boksijen

Bazen bir şey olur, bazen çok kötü bir şey olur, bazen farkında olmazsın, bazen yapmak bile istememişsindir, bazen susarsın, bazen sefilsindir; başıboş, yitik, yazanı belli olmayan öksüz bir kelime gibi. İşte tam bunlar olduktan sonra tavşan boku gibi olursun; üstüne basılan, pis kokulu, değersiz. Ama şunu öğrendim ki o boku yemek varmış.
Bazılarına o bok olmak yemekten daha kötü gelebilir ama bence hiç de öğle değil. Tavşan boku olmak iyidir demiyorum ama boksundur ya bir adın vardır, tanınırsın, bilinirsin. Fakat o boku yemekse; vücudunu sarsar, histeri krizine girersin, oksijenin ne olduğunu unutursun.

Peki, nasıl bu boku yersin? Bence her yiğidin harcı olmayan bir şey bu boku yemek. Öncelikle değer verdiğin, sevdiğin, beklide âşık olduğun, gözyaşlarınla karıştırınca ishale çevirebileceğin bir Tavşan Boku lazım. Onu öyle görmek, duymak beklide hissetmek bile yemeni tetikler.
İlk önce kokusunu ve sıcaklığını hissedersin. Gözleri yaşartan bir sıcaklık, kötü ama garipsediğin, belki tekrar koklama isteği uyandıracak bir koku. Sonra o yavaş yavaş ağzına girer hala sıcaktır. Genizinden, yemek boruna oradan da ‘şlap’ diye midene düşer. Ama o düşesiye kadar verdiği hasar kadar büyük bir hasar yoktur. İlk genizin yanar, ağzına asit tadı gelir tüm yeme isteğini yok eden. Bundan ciğerler de nasibini alır. Artık kanda oksijen değil boksijen taşınıyordur. Ciğerlerin yanar, alveollerinde sigaranın o kor kısmı varmış gibi. Ellerin, ayakların, organların içe çekilir, sönmekten olan bir yıldız gibi. Ruhun sığamaz artık o bedene; kapalı bir uyku tulumunun içinden çıkmaya çalışan bir insan gibi. Debelenir çünkü kalırsa acıdan şeklini kaybedeceğini bilir, dayanamayacağını bilir, kendini yitireceğini bilir. İşe tam bunlar olurken beyin; boksijen yüzünden kendine gelen tüm damarları tıkar, intihar eder. İntihar etmek boksijenin yaratacağı yıkımdan daha iyidir o an.
Dış kısmı biraz eriyerek mideye yayılan bok; HCl ile öyle bir tepkimeye girer ki adeta midede bir ‘Big Bang’ yaşanır, yeni bok türevleri çıkarak galaksiler oluşturur. Patlamanın etkisiyle bok öyle bir ivme kazanır ki bağırsakları jilet gibi düzleştirerek rektuma: dışarıya açılan beyaz ışığın olduğu yere pat diye gelir ama… Kalır orada, dışarı çıkamaz, kabız yapar. Aslında tek bir şey onu çıkarır o da; boku yemiş olmaya rağmen sevilme duygusu.

6 Mayıs 2011 Cuma

Yok Olan Renkler

Uyandım. Bir şehirde. Bir caddede. Bir evde. Bir yatakta. Ve yine aynı şey; tüm renkler gitmiş halde duruyor. Renkler… Ne kadarda güzel şeyler, anıları renklendirip beyni gökkuşağına çeviren. Yatağımdan kalktım ve direk caddeye attım kendimi. Uyandığımda olduğu gibi dışarıda da değişen bir şey yoktu. Dünya renksiz, gökyüzü karanlık, soğuk bir rüzgâr: yaklaşık 3 gün 4 saat 20 dakikadır bu böyleydi yani meteor düşeli.
Her gün meteorun düştüğü yere doğru yürüyordum sokaklar bomboş, evler bomboş. Yürüyordum fakat nedenini bilmiyordum sadece bir an önce meteora ulaşmayı diliyordum. Aniden arabanın arkasından üç tane çocuk çıktı, yüzleri yoktu: meteorla birlikte onlarda gitmişti anlaşılan.”Meteor ne tarafta?” diye sordum, elleri ile doğuyu gösterdiler.”Siz gittiniz mi hiç oraya; Nasıl, biliyor musunuz?”dedim, konuşamadılar ama kafamda ışık ve renk imgeleri canlandı. Doğru yoldaydım, biliyorum.
Yola devam ettim. Soğuk rüzgâr kıyafetlerimden içeri girip bütün bedenimi sarıyordu gitme dercesine. Direndim, gitmeliydim oraya kaybettiğim bir şeyler vardı. Boşluklar boşluklar, yosun tutmuş beynimdeki boşluklar. Hava hep karanlıktı zaman birbirine girmişti ne kadar yürüyordum bilmiyorum ama oda ne! Meteor, karşımdaydı bir kraterin içinde. Koşmaya başladım tüm gücümle kaslarım yırtılırcasına. Tam elli metrelik bir mesafe kalmıştı ki ileride kayanın arkasından bir adam fırladı: Beyaz tenli, siyah saçlı, kalbi büyük, aslında tanıdığım ama hiç tanımadığım. Al dercesine renkli taşlarla süslenmiş bir hançer uzattı sadece “Lazım olacak.”dedi ve hançeri bana verip, gitti. Bende koşmama devam ettim artık meteorun o demirimsi kokusunu duyabiliyordum. O tırtıklı yapısını ellerimde hissedebiliyordum. Fakat hiçbir şey olmamıştı. Avuçlarımı üstünde gezdirmeye devam ettim ve sivri bir kenar elimi kesti çıkan kan sanki hava ile temas etse paylayacakmış gibi anında meteorun içine çekildi. O zaman anladım neden bu hançere ihtiyacım olduğunu.
Kaldırdım hançeri ve kestim avucumu boydan boya kan bile fışkırırken meteora doğru yöneliyordu. Dayadım elimi meteorun tabanına emdi bütün kanımı içimdeki sevgiyi, mutluluğu. O, kanda kötülük bekliyordu fakat umduğu gibi olmadı. Zehirlendi her bir yanı, yavaş yavaş çatlamaya başladı merkeze doğru. Her çatlamayla bir ışık demeti fışkırdı gökyüzüne, artmaya başladı zamanla. Meteor çatlayıp kuma dönüştü fakat bende yere yığıldım. İçimdeki sevgi aktı, ışığı besledi renk renk ışıklar patlıyordu etrafta. Sonra gördüğüm o üç çocuk geldi etrafıma artık birer yüzleri vardı. Teşekkür edercesine şarkılar söylüyor, üzerime çiçekler atıyorlardı ve bende yavaş yavaş ölüyordum, mutlulukla.

22 Nisan 2011 Cuma

Çatlamış Dünya'da ki Mutluluk

Bir gün mutluluk ile el ele tutuşup yürüyoruz iki sokak arasındaki sokakta. Bakıyoruz etrafa insanlığın yaptıklarını görüyoruz. Kimileri gökyüzünü sallayıp yıldızları düşürmüş; evlerinde sobalarda yakıyorlar. Kimileri Gaia’yı cezalandırmak için toplu yerde zıplama eylemleri düzenliyor. Kimileri yaprakları koparıp perdeler yapıyorlar, vicdanın azap ışığından saklanmak için.
Sonra karşımıza al gözlü, ak yanaklı biri çıktı ve dedi ki “Siz nesiniz?”. Önce anlam veremedik çünkü içe bakabilen biri bizim ne olduğumuzu görebilirdi. Baktım mutluluğum cevap verecek, durdurdum onu ve sözü ben aldım. “Bize arkadaş dediler, çok hafif bir sıfat olur dedim. Bize dost dediler bizimkisi daha üstün bir bağ dedim.”. Bunu duyan kadın “Siz sevgili misiniz?” dedi. Duraksadım ve düşündüm ama fark ettim ki biz iki sevgilinin olabileceğinden daha açıktık birbirimize. Buda olmadı, al gözlü kadın pes etti. Sonra gülümseyerek dedim ki “Bizi anlatacak bir sıfat yok bu kâinatta, daha kelimelere dökmemişler. Bizim aramızdaki bağ öyle kalın ki biz bir sıfat değiliz, biz tekiz. O benim içimde, ben onun içindeyim. Biz yok sadece ben var.”. Kadın önce bir durdu; büyüdükçe yok olan içindeki çocuğu da, beraberinde düş gücünü de tekrar kıvılcımladı. Hayal etti. Büyüklüğünü süzdü. Somutlaştırdı. Anladı. Algılayabilmenin verdiği huzurla sessizce çekildi yoldan ve soldaki sokağa doğru yürüdü.
Döndüm mutluluğuma ve şaşırdım bir çocuk gibi çünkü mutluluğumun artık bembeyaz kanatları vardı: Tüyleri bulutlardan yapılmış. Bir şey demek istedim, bir şey demek istedi. Gözlerimiz kenetlenmişti birbirimize ve yaklaşıyordu. Evet, yaklaşıyorduk birbirimize. Sonra o benim dudağımdan içeri girdi, ben onun dudağından içeri girdim. Birbirimizi yok ettik tekrar dünyaya gelip birbirimizi tekrar bulmak için…

11 Nisan 2011 Pazartesi

O'na İthafen


Ey, kalbimin içindeki cennetin baş güzelliği, baş kadını, baş Tanrıçası;
İstemem ki bana saldıranların pis elleri sana değmesin,
Yüreğimin içinde kara bulutlar gezmesin.
Olurda epitel dokunda ki fibroblastlara gelirse hüzün.
O zaman terk eder ruhum bedenimi, güzün.

Ey, yüreğimin içindeki bitmeyen şarkının notası, melodisi, sesi;
İmkânım olur da seni güldürür, yanağının kenarındaki gamzeyi görürsem,
Seni mutlu edip içindeki kalbi biraz ısıtabilirsem,
Var mıdır acaba benden bahtiyar bu ahirette?
Ölsem bile vardır mutluluğum ruhumdaki bellekte.

Ey, tatların kokuya, kokuların tada karıştığı beynimde, düşünebildiğim tek kadın;
Baktım içine şüphe düşmüş çok uzaklardan,
Dersin ki "Sanmasınlar bizi sevgili".
Derim ki "Eyy, böyle düşünen kişiler. Sanmayın bizi sevgili.
Biz ki ruhlarını ebediyete kadar birbirine bağlamış iki dostuz.
Arayıp da bulamaz, görüp de anlayamazsınız aramızdaki bağı.".

Ey, içimdeki ışığın ezgisi, kokusu, rengi;
Yokluğun püskürtür içimdeki ışığı, iyiliği, sevgiyi.
Varlığın yüceltir içimdeki ışığı, iyiliği, sevgiyi.
Ne olur yalvarırım, kanma içindeki haine,
Bırakma beni ne olursa olsun yine.

Ey, gördüklerime renk, duyduklarıma müzik, dokunduklarıma duygu katan kadın;
Vardır elbet benim de hatam, yoktur hiçbir kulun.
Bazen olurum senin büyümeyen çocuğun.
Sevmeni isterim belki bir anne şefkatiyle.
Bağışlamanı isterim belki bir Tanrı merhametiyle.

Ey, ruhunu ışıktan, bedenini sudan, aklını evrenden alan insan;
Uğratırsın beni bazen cehennem gazabına.
Yollarsın beni buzdan kazanına.
Vardır ki kendince haklı sebebin.
Yoksa kıyamaz ellerin yine de, bilirsin.

Ey, güzelliğini yansıtamayan aynanın özür dilediği varlık;
Bazı zamanlar kendimi veremeye bilirim sana.
Ama sanmayasın ki aklımda senin olmadığına.
Ölsem de, yaralansam da, aklımı yitirsem de,
Artık bilmelisin ki; Beynimin silinmeyen yerinde olduğuna.

Ey, ayın ışıldatmaya, yıldızların göz kırpmaya, gecenin sarmaya doyamadığı kadın;
Bakmayasın ki içimdekileri yazıya döktüğüme.
Yoktur ki seni anlatmaya yetecek kâğıt,
Olsa bile yoktur ki okuduklarını algılayacak yapıt.
Şimdilik bitecektir yazdıklarım.
Fakat bitmeyecektir ruhuma kazıdıklarım.