3 Mart 2013 Pazar

Ve Tanrı Kendinden Utanarak Dedi Ki...

"Şimdi!" diye fısıldadı bir ses ve gözlerimi açtım. Umutsuz bir karanlığın içinde sürükleniyordum, ta ki gözlerimin önündeki bulanıklık gidene kadar. Yıldızlar, gezegenler, gökadalar, nebulalar kütle çekiminin melodisiyle etrafımda ahenkle hareket ediyordu. Her renk tonunu bulunduran tozumsu kütle öylesine güzel duruyordu ki orada onu avuçlamak istercesine sağ elimi kaldırdım, tozumsu kütle elimin yukarı hareketiyle bir o da yukarıya doğru hareket etti ve birlikte aşağıya. Bu sefer iki elimi de yukarıya doğru kaldırdım, iki tane tozumsu kule oluştu sanki içinde şeker taneleri varmışcasına parlak. Hafifçe gülümsedim ve gülümsememle birlikte iki kulenin ortasındaki boşlukta bir şey patladı, patlamadan çıkan küçük ışık küreleri yere düşen bir su damlası gibi etrafa saçıldı. Kimisi kulelerimin içinden geçti kimisi varlığımın oluşturduğu bölgeye çarpıp gıdıklandı beni. Ne olacağını merak edercesine her iki elimdeki parmaklarımı açtım, parmaklarımın birbirinden ayrılmasıyla her bir kulemden beş tane sütun patladı. Işığın, patlamanın, tozun, mutluluğun, manzaranın verdiği coşku ile kollarım açık etrafımda dönemeye başladım.Bütün o galaksiler, yıldız toplulukları, kulelerim, parlayan her şey benimle bir olmak istiyordu. Bana ulaşmak için beni sarabilmek için birbirleriyle yarışarak etrafımda dönüyordu. Kollarımın dalgalanmasıyla onlarda dalgalanıyordu, ben hızlandıkça onlarda hızlanıyordu adeta. Ben, evren sarhoş olmuşcasına kendimizden geçmiştik. Gözlerimden akan her damla benden dönerek uzaklaşıp birer yıldıza dönüşüyordu. Ama sonra gözümün önündeki tuvalin o ihtişamlı renkleri yavaş yavaş yok olmaya başladı. Başım dönene döne, tökezleyerek durmaya çalıştım ve durduğum an işte o an korku, kaybetme korkusu damarlarıma zerk edilmiş bir sıvı gibi tüm bedenime yavaş ama şiddetli bir şekilde yayılmaya başladı. Ayaklarımın altında kocaman bir kara delik benim sebep olduğum bir kara delik tüm ışıkları, tüm mutluluğumu içine çekiyordu. Artık mutluluktan ağlamıyordum, bağırıyordum, hıçkırıyordum. Ellerimi yumruk yapmış evrene savuruyordum, ciğerlerim kanayana kadar, ses tellerim kopana kadar, göz yaşı damarlarım kuruyup çatlayana kadar haykırdım ama hiç bir şey olmadı. En son tüm ışık evrenden silindiğinde, etrafa yumuşak, kadifemsi bir siyah hakimken evren çatlamaya başladı. Her çatlaktan beyaz ışık huzmeleri giriyordu, ışık öyle şiddetliydi ki bakmayı bırak içimden geçiyordu. Geriye yapılacak tek bir şey kalıyordu, en geri dönülmez durumun en sonunda yapılacak bir şey. Ya yok olacaktım yada...

Ve tanrı "ol" dedi.

28 Eylül 2012 Cuma

Bir İthaf, Bir İtiraf, Bir İtikat


Harry Potter’a ait ilk anım bundan tam 10 yıl önce bir şubat akşamı babamın beni ve arkadaşlarımı Üçyol sinemasına ilk filmi izlemeye götürmesidir. O günkü heyecanımı öyle net hatırlıyorum ki saflığını koruması için ruhumun derinlerinde saklıyorum onu. Sinemaya gittik, seansı beklerken etrafta kocaman kocaman filmin afişleri vardı ve onlardan bir tanesinin benim olmasını öyle çok istemiştim ki o an, afişleri nereden bulduklarına kafa yormuştum ama bir şey elde edememiştim. Daha sonra filmi büyük bir hayranlıkla izlemiştim, çıkışında ise aklımda kalan büyülü sözleri yanlış bir şekilde telaffuz ederek elimi gizlice sanki asa tutuyormuş gibi sallıyordum ve işte o an hayatımdan asla çıkmayacak, yaşayabileceğim ikinci bir evren yaratmıştım kendime.
                Çoğu kişi kitaplarda veya filmlerde gördükleri karakterler ile kendilerini özdeşleştirir, onlarda kendilerinden bir parça görürler fakat benim Harry Potter’da kendim ile özdeştirdiğim şey ise bunlar değildi; J.K. Rowling’in yarattığı o dünyaydı. Hogwarts benim için öyle bir yer olmuş tu ki hayallerimde, şu yaşımda bile rüyalarımda gezdiğim, dünyanın acımazsızlığından kaçtığım, yalnızlığımı doldurduğum, özgürlüğümü yaşayabildiğim bir yerdi. Çocukken tanrıya dua ediyordum; eğer öyle bir yer ya da onun gibi başka bir yer varsa bir şekilde oraya gidebilmeyi. Bu dilek, dua, hayal öylesine saf, masum ve çocukçaydı ki tanrı olsam böyle bir isteği reddedemezdim herhalde.
                Yıllarca okuduğum ya da okumadığım dergilerde çıkan tüm Harry Potter posterlerini biriktirmiştim ve odamın tüm duvarları posterler ile kaplıydı ve zamanında artık büyüdüm ben diyerekten hepsini atıştım oysaki şu an öyle çok pişmanım ki. Ebeveynlerime göre Harry Potter çocukça bir şeydi eğer Harry Potter’ı hayatımdan çıkarırsam büyüceğimi düşünmüştüm, yanılmışım. Şu an düşünüyorum da ben Harry Potter ile büyüdüm ve 70 yaşıma gelsem de Harry Potter’dan bıkmayacağım.
                Filmleri ve kitapları benim için bam başka tatlardı. Filmlerini izlerken benliğim tamamen bu dünyadan yok oluyordu. Gördüğüm sahnelerde ben de varmış gibi hissediyordum ve o evreni her görüşümde bir kez daha hayran kalıyordum, gözlerimden yaşlar akıyordu, orası benim hiçbir zaman gidemeyeceğim, ömrümün son nefesine kadar hasretini çekeceğim bir ev gibiydi. Kitaplar ise elime geçtikleri andan bitesiye kadar yapmak istediğim tek eylem oluyorlardı. Filmlerde göremediğim fakat kitaplarda olan o küçük ayrıntılar çok güzellerdi.
                Çoğu insana Harry Potter dediğimde basit bir kitap serisi akıllarına geliyor ve benim verdiğim değer onların gözünde çok saçma. Büyüyüp farklı yerlere gittiğimizde çocukluğumuzun geçtiği yerler bizim için hep özeldir, çoğu ilki orada yaşamışızdır ve en güzel anılarımız hep oradadır çünkü kötülük ile daha tanışmamışızdır. Ben hep hayal dünyası geniş olan bir çocuk oldum ve bedenen burada olsam da ruhen ben orada büyüdüm bu yüzden Harry Potter benliğimin vazgeçilmez bir yanı. 

10 Ağustos 2012 Cuma

Gece


Gece özgürlük. Gece yaşam. Gece yalnızlık. Gece ıstırap. Gece sonsuzluk. Gece huzur. Gece umut. Gece keder…
Doğup, gözlerimi açıp geceye ilk baktığımdan beri, aşığım ben geceye. Aslında ona olan aşkım: ana karnındayken plasenta içindeki karanlıktan geliyor. Yıldızlar birer hücre, Ay ise annemin kalp atışları.
Geceyle birbirimizi çok uzun süredir tanıyoruz aslında. Korkularımı, mutluluğumu, kederimi hep o gördü. En dibe batmış yalnızlığımda o beni sardı, korudu.
Bir şey beni geceye çekiyor; evimin balkonundan bakarken uzaklara ellerimi sallıyorum, ileriye en ileriye doğru yakalayabilmek umuduyla.
Gündüzler geçmek bilmiyor onun hasretiyle, onu görme isteğiyle.
Hava. Hava benim geceyle olan tek iletişim aracım. Hava bir gece, gece bir hava.  Rüzgârın tenime tatlı tatlı dokunuşu, bazen sertçe esmesi aslında gecenin benimle konuşma şekli, benimse onu hissetme şeklim.
Gece neden böylesine büyük, sonsuz, paylaşılabilir. Herkes onu görebiliyor benim gibi ama biliyorum ben onun için özelim. Kıskanıyorum ara ara.
Kışları seviyorum ben. Geceler daha uzun, onunla olma zamanım daha uzun, havayı onu hissederek ciğerlerime çekme sayım daha fazla.
Şimdi en yüksek ülkenin, en yüksek dağının, en yüksek binasının, en yüksek tepesinde geceyi avuçluyorum, birazdan onunla sevişeceğim, her yerimde hissedeceğim onu.
Ve en yüksek ülkenin, en yüksek dağının, en yüksek binasının, en yüksek tepesinden kendimi aşağıya bırakıyorum gecenin kollarına, her yerimi sarıp sarmalıyor. Artık o benim, ben onunum.
Bana göre uzun, saniyelere göre kısa olan sevişmemizden sonra yere çarpıyorum. Benliğim bedenimden çıkıyor ama etrafta bir sonsuzluk var, bir yalnızlık, bir özgürlük. Bu… Bu gece olmalı.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Neden...


Neden güneş doğmak zorunda? 
Neden yeni bir güne başlamak zorundayız? 
Neden gece bitmek zorunda? 
Neden zaman yalnızlığımızda son bulmuyor? 
Neden ruhumuz karardığında çıkıp gitmiyor? 
Neden karnımı doyurmak zorundayım? 
Neden her şeyin daha basit olduğu dünyalar, bizim için birer ütopya? 
Neden her şeyi bilemiyorum? 
Neden uykum geldiğinde, uyumaya direnince gecenin bitmeyeceğini sanıyorum? 
Neden insanlar kendi istekleri için başkalarını kullanıyor? 
Neden bir şeyler hissetmek zorundayım? 
Neden bir şeylere anlamlar yükleyip, onları benim için değerli yapıyorum? 
Neden sevdiğim insan benimle değil? 
Neden kendimi başkaları için değersiz hissediyorum? 
Neden kendimi yalnızlığımda bile bir dost olarak görüyorken,başkalarına ihtiyaç duyuyorum? 
Neden düşünüyorum? 
Neden bir ağaç gibi huzurlu yaşayamıyorum? 
Neden insanlar hep bir çıkar peşinde? 
Neden insanlardan nefret ediyorum? 
Neden sevdiğim insanı kıskanıyorum? 
Neden sevdiğimi içime saklayıp, dünyadan izole etmek istiyorum? 
Neden dünya bu kadar kötü? 
Neden kötülük var? 
Neden tanrı varsa şayet; bu düzene, bu adaletsizliğe müdahale etmiyor? 
Neden tanrı yoksa şayet; insanlar iyiliğin mantıklı olduğunu kavrayamıyor? 
Neden bu kadar zeki olmamıza rağmen sefiliz? 
Neden insanların bizi üzmesine izin veriyoruz? 
Neden yazılmış tüm kitapları okuyamıyorum? 
Neden hayal gücümüz var? 
Neden hep bir rekabet içindeyiz? 
Neden güç arayışı içindeyiz? 
Neden gücü doğru kullanamıyoruz? 
Neden adalet yok? 
Neden insanlar ölüyor? 
Neden ayrımcılık var? 
Neden insanlık belirli ideolojik dogmalara sıkı sıkıya bağlanmış bir vaziyette? 
Neden insanlar hiçbir şeyi sorgulamıyor? 
Neden başkaldırmıyoruz? 
Neden varız? 
Neden hiçbir şey net değil? 
Neden insanlar doğru kanıtlara inanmıyor? 
Neden insanlar bilinmeyenden korkuyor? 
Neden kendimizi diğer canlılardan üstün görüyoruz? 
Çünkü insanız, yaşıyoruz, düşünüyoruz, hissediyoruz, akıllıyız ve beş para etmeyiz.

10 Haziran 2012 Pazar

Ölebil -mek


                Hikayelerde anlatılan bir gezegen vardı; tanrının tanrılığını dahi göstermediği, yitirilmişliğin içinde, kara deliğin ortasında...Öyle varlıklar varmış ki orada, onlara bakanın delirdiği söylenirdi. Nedenini bilmiyorum çünkü hepsi deliydi, anlatılanlara kim kulak asardı ki.
                Bir gün birini öyle çok sevdim ki; kulağım, gözüm, derim, burnum, dilim o olmuştu. Mutluydum da bundan onun algıladığı şekilde algılıyordum dünyayı.Damarlarımda o vardı, içimdeki ışığı saran oydu fakat yine bir gün zehirlendik.Damarlarımdaki kan aside dönüştü, gittiği her organımı yavaş yavaş eritir oldu.Gözlerimden göz yaşı dahi akamadı, ses tellerim birbirine dolandı kelimeler çıkamadı, derim kemiklerime yapıştı ama beynim sapa sağlamdı.Kaleye sığınan askerler gibi zehirde beynimin içine saklandı ve acılar çektirdi bana çünkü böyle orada kalmaya devam edebilirdi.Bana olmayan şeyler gösterdi, duyulmamış şeyler fısıldadı, artık tahammül edemiyordum.Sertleşmiş tırnaklarım ile kafa derimi yoluyordum ama her kanayıp kopan derinin altından yeni bir deri çıkıyordu.Bağıramıyordum, ağlayamıyordum, engel olamıyordum, iradem yavaş yavaş elimden alınıyordu.
                Beynimi ezmek istiyordum, suyunu çıkarmak, süngeri sıkar gibi içindeki zehri akıtmak istiyordum.İrademden kalan son kırıntılarla kafamı iki kalın, demir duvarın arasına sıkıştırdım ve elimle düğmeye bastım.İki duvar birbirini seven iki aşık gibi birbirlerine yaklaşmaya başladılar.Yavaş yavaş kafatasım sıkışmaya başladı ve yavaş yavaş çatırdamaya.Her çatırtıyı duyabiliyordum, zehir içimde acı çekiyordu, beynimin kıvrımları arasında sıkışıyordu, yoğunlaşıyordu.Ve son büyük bir çatırtı ile kafatasım karpuz gibi çatladı, beynim preslendi ve zehir vıcık vıcık yere aktı, buharlaştı.O an bir göz yaşı çıktı gözlerimden, nöbet geçirir gibi kafası olmayan bedenim ileri geri gidiyordu.Vücudum ağlıyordu, tüm gözeneklerimden kan akıyordu çünkü iradem bana gelmişti.Sonra bir baktım etrafıma hikayelerde anlatılan yerdeyim.Ölümden de ağır tam bir araftı burası.Ne ölüydüm ne yaşayan ama burada tek bir isteğim vardı o da ölebilmek.